Bazen hiç tanımadığımız biri, içimizde yıllardır kapalı duran bir kapıyı tek bir dokunuşla açar.
O gün hava ne sıcaktı ne de soğuk. Gökyüzü kararsızdı; tıpkı içim gibi.
Aykut’u gezdirmeye çıkarmak istedim. Hem o dışarıyı görsün hem de ben sevdiğim şeylere bakayım diye düşündüm. Bazen insan, hayata tutunmak için küçük bahaneler bulur. Bir mağazanın vitrinine bakmak, sokakta birkaç adım ilerlemek, çocuğunun yüzüne vuran gün ışığını seyretmek… Dışarıdan sıradan görünen şeyler, insanın içinde koca bir güne dönüşebilir.
Arabayı park ettim. Her zamanki gibi önce tekerlekli sandalyeyi açtım, sonra Aykut’u kucağıma aldım.
Vücudu hafifti. Ama onu taşırken kalbimde hissettiğim ağırlığın bir ölçüsü yoktu.
Sandalyeye yerleştirip saçlarını düzelttim.
“Hazır mıyız oğlum?” dedim.
Gülümsedi.
O gülümseme, dünyadaki bütün kapıları açabilecek bir anahtar gibiydi.
Yabancı Kadın
Mağazanın girişine doğru ilerlerken bir kadınla göz göze geldim. Genç sayılırdı ama gözleri yaşlıydı. Öyle bakıyordu ki, sanki yıllarca ağlamış da artık gözyaşları tükenmişti.
Önce birkaç adım attı, sonra durdu. Aykut’a bakıyor, yaklaşmakla uzaklaşmak arasında kalıyordu. Nihayet yanımıza geldi.
“Onu… sevebilir miyim?” diye sordu titreyen bir sesle.
Bir an ne diyeceğimi bilemedim. İnsan böyle bir soruya nasıl hayır diyebilirdi?
“Elbette,” dedim.
Kadın Aykut’un önünde diz çöktü. Ellerini iki avucunun arasına aldı. Sanki camdan yapılmışlar da biraz sert dokunsa kırılacaklarmış gibi dikkatliydi. Parmaklarını okşadı, ellerine yüzünü yaklaştırdı, sonra yanağına ve saçlarına dokundu.
Aykut, kadının yüzünü merakla seyrediyordu. Kadınsa ona bakarken bulunduğumuz yerde değildi artık. Başka bir zamanda, başka bir çocuğun yanındaydı.
Bu sevgi yalnızca o ana ait değildi. Kaybedilmiş bir şeye, geri gelmeyeceğini bile bile yeniden dokunma çabasıydı.
Bir annenin yüreğiydi.
Pamuk Eller
Yanındaki adam omzuma dokundu. Mahcuptu; gözleri yerdeydi.
“Hadi, yeter karıcığım,” dedi usulca.
Kadın duymadı.
Adam bir kez daha seslendi. Bu defa sesi biraz daha belirgindi. Kadın yine duymadı. Çünkü elleri Aykut’un ellerindeydi ama kalbi, yıllar önce bıraktığı bir odadaydı.
Adam bana dönüp fısıldadı:
“Bizim de engelli bir çocuğumuz vardı. Bu yaşlardaydı… Kaybettik. Ona çok özlem duyuyor.”
Cümlenin sonu boğazında düğümlendi.
Dünya bir an sustu.
Mağazanın kapısı açılıp kapanıyor, insanlar yanımızdan geçiyor, uzaktan araç sesleri geliyordu. Fakat ben hiçbirini duymuyordum. Yalnızca kadının gözlerinden düşüp Aykut’un ellerine konan yaşları görüyordum.
Pamuk gibi yumuşak ellerine…
Adam, eşinin koluna nazikçe girdi. Kadın kalktı ama Aykut’un ellerini bırakmak istemedi. Parmakları son ana kadar onun parmaklarına tutundu. Sonra ağır ağır uzaklaştılar.
Kadın arkasına baka baka gitti.
Gitti…
Ama içimde bir şey bıraktı.
Görünmez Sayaç
Bir korku.
Soğuk, sessiz ve derin bir korku.
Yıllardır insanlar hiç düşünmeden aynı cümleyi söylüyordu:
“Engelli çocuklar uzun yaşamaz.”
Bu söz doğruymuş gibi değil, verilmiş acımasız bir hüküm gibi dolaşıyordu ağızlarda. O güne kadar duymamış gibi yapmıştım. Fakat yabancı kadının Aykut’un ellerine düşen gözyaşlarını görünce, o cümle ilk kez içime saplandı.
Ya bir gün…
Ya onsuz kalırsam?
O zaman ben ne yaparım?
Bu dünyada neden kalırım?
O günden sonra içimde görünmez bir sayaç çalışmaya başladı. Sanki zaman benden bir şey çalıyor, ben de neyi ne zaman kaybedeceğimi bilmeden bekliyordum.
Her kahkahasının ardında bir sessizlik, her güzel günün sonunda bir ayrılık ihtimali görmeye başladım. Aykut yanımdaydı; ben ise henüz gelmemiş bir acının yasını tutuyordum.
Kadehin Dibindeki Korku
Sonra kendime bile söylemekten utandığım bir karar verdim:
“Önce ben gideyim,” dedim. “Onun acısını yaşamaktansa, onun yokluğunu tatmaktansa ölüm bana biraz erken gelsin.”
Kadehler belki bu yüzden doluyordu.
İçki yalnızca bir alışkanlık değildi. Bir sis, bir uyuşma, bir kaçıştı. Ne tam yaşamak ne de tam ölmek… İkisinin arasında, kendi gölgesine saklanan bir adamın hâliydi.
En acısı da şuydu: Her yudumda Aykut’tan kaçmıyordum. Ona duyduğum sevginin ağırlığını hafifletmeye çalışıyordum.
Çünkü onu bu kadar çok sevmek, bir gün onu kaybedebileceğimi düşünmek aklımı alıyordu. Kalbimin buna dayanamayacağından korkuyordum.
Bir kadeh daha doldurdum.
Uzun süre karşısında oturdum. Kadehin içindeki karanlıkta o kadının yüzünü, Aykut’un ellerini ve o ellere düşen gözyaşlarını gördüm.
Sonra şunu fark ettim:
Ben Aykut’u kaybetmekten korkarken, korkum yüzünden onunla geçireceğim zamanı da yavaş yavaş kaybediyordum.
Kadehi kaldırmadım.
Yan odaya geçtim. Aykut uyuyordu. Başucuna oturup ellerini avuçlarımın içine aldım. Kadının dokunduğu gibi usulca, kırılacak bir hatıraya dokunur gibi…
O pamuk eller sıcaktı.
Oğlum yanımdaydı.
Görünmez sayaç ilk kez sustu.
Ne kadar zamanımız olduğunu bilmiyordum. Hiç kimse bilmiyordu. Ama o gece, kalan zamanı korkuya değil Aykut’a vermek istedim.
Bazen insan hayata büyük sözlerle tutunmaz.
Bazen küçücük bir el yeter.

Yorumlar
Henüz yayımlanmış yorum yok. İlk görüşü siz paylaşabilirsiniz.