Saygının ve sevginin eksik olmadığı bir dünya dileğiyle yazmaya başlıyorum.
1995 yılında Ankara Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği Bölümünden mezun oldum. Mezun olur olmaz göreve başladım ve Samsun'un Terme ilçesindeki çok kalabalık bir okula tayin oldum. Oraya öğretmen olarak gittim; fakat oradaki çocuklar bana mesleğimi öğrettiler desem yalan olmaz.
Branşımın adında “eğitim” sözcüğü geçer: Beden Eğitimi ve Spor Öğretmenliği. Toplumda eğitim ile öğretim kavramları çoğu zaman birbirinin yerine kullanılır. Oysa bu iki kavram birbirinden farklıdır. Birbirini tamamlamaları gerekir; ancak aynı şey değildirler. Nitekim bakanlığın adı da Millî Eğitim Bakanlığıdır.
Eğitim, en genel anlamıyla bireyin bilgi, beceri, tutum, değer ve davranışlarının planlı ya da plansız biçimde geliştirilmesi sürecidir. İnsanın doğumdan ölüme kadar devam eden öğrenme yolculuğunu kapsar. Yalnızca okulda verilen derslerden ibaret değildir; ailede, çevrede, toplum içinde ve yaşadığımız deneyimlerle de gerçekleşir.
Öğretim ise eğitimin daha planlı ve programlı bölümüdür. Bilgi ve becerilerin belirli hedefler doğrultusunda kazandırılmasını amaçlar. Dersler, müfredat, öğretmen-öğrenci etkileşimi, sınavlar, projeler ve değerlendirmeler öğretim sürecinin parçalarıdır.
Kısacası öğretim çoğunlukla “Ne biliyorsun?” sorusuyla ilgilenirken eğitim, “Nasıl bir insan oluyorsun?” sorusunu da sorar.
Bir çocuğa yemek yeme, diş fırçalama, tuvalet kullanma, insanlara saygı gösterme, sorumluluk alma ve birlikte yaşama alışkanlıkları eğitim yoluyla kazandırılır. Bu davranışlar bir sınav için öğrenilmez; çoğu zaman ömür boyu insanın yaşamına eşlik eder.
Ben bunları yalnızca kavramsal bilgi vermek için anlatmıyorum. Okullarda nasıl bir anlayışla çalıştığımı açıklayabilmek için bu ayrımı önemli buluyorum. Ben kendimi her şeyden önce bir eğitimci olarak görüyorum.
Çocuğun eğitimi ailede başlar. Anne ve baba, çoğu zaman kendi ebeveynlerinden gördüklerini çocuklarına aktarır. Bu aktarımın içinde sevgi, emek ve iyi niyet olduğu kadar farkında olunmadan tekrarlanan yanlışlar da bulunabilir. Okul, ailede başlayan eğitimi destekleyen, eksiklerini tamamlayan ve gerektiğinde çocuğa yeni seçenekler sunan en önemli kurumlardan biridir. Bu nedenle pedagojik formasyon sahibi öğretmenlerin ve eğitimcilerin okulda bulunması büyük önem taşır.
Terme'de göreve başladığımda öğrencilerimi yakından gözlemleme fırsatı buldum. İlk dikkatimi çeken şey, çocuklarda saklı duran olağanüstü yetenekler ve özelliklerdi. Birçoğu kendi kapasitesinin ve neler yapabileceğinin farkında değildi. Birilerinin o gizli potansiyeli görmesi, çocuğun önüne koyması ve ona “Bu sende var; çalışırsan geliştirebilirsin” demesi gerekiyordu.
Eğitimcilik hayatım boyunca çocuğunun ortaya koyduğu bir çalışmayı hayretle izleyip “Benim çocuğum bunu nasıl yapabildi?” diyen pek çok veliyle karşılaştım. Onların şaşkınlıklarına ve gururlarına tanık oldum. Aslında çocuk o yeteneğe zaten sahipti. Yalnızca birinin onu fark etmesine, güvenli bir alan açmasına ve cesaretlendirmesine ihtiyaç duymuştu.
Beni derinden etkileyen bir hikâye vardır.
Bir bilge, yıllarca yanında yetiştirdiği öğrencisinin eline parlak ve gizemli bir taş verir. Ondan bu taşı çevredeki esnafa göstermesini, kaç para vereceklerini sormasını; fakat kesinlikle satmamasını ister.
Öğrenci önce bir bakkala gider. Bakkal taşı parlak bir boncuğa benzetir ve çocuğu oynasın diye ona bir lira verebileceğini söyler. Bir manifaturacı taşı süs eşyası olarak görür ve beş lira teklif eder. Bir semerci ise semerlerini süsleyebileceğini düşünerek on lira vermek ister.
Öğrenci son olarak bir kuyumcuya gider. Kuyumcu taşı görür görmez ayağa kalkar ve büyük bir heyecanla bunun son derece değerli bir pırlanta olduğunu söyler. Taşa sahip olabilmek için dükkânını, evini ve arsalarını vermeye hazırdır. Öğrenci, taşın kendisine emanet edildiğini ve satamayacağını uzun uzun anlatmak zorunda kalır.
Öğrenci bilgenin yanına döndüğünde kafası karışıktır. Aynı nesneye biri oyuncak gözüyle bakmış, biri basit bir süs eşyası demiş, bir başkası ise sahip olduğu her şeyi vermeye hazır olmuştur.
Bilge ona şu gerçeği anlatır: “Bir şeyin kıymetini, ancak onun değerini bilen anlar. O, değerini bilen kişinin yanında kıymetlidir.”
Öğretmen ve eğitimci de bilge gibi öğrencisinin içindeki kıymetli cevheri görmeye çalışır. Bu cevher bazen bir sanat yeteneği, bazen sportif bir özellik, bazen güçlü bir düşünme biçimi, bazen de yüksek bir vicdan ve sorumluluk duygusudur. Hepsi birbirinden değerli mücevherlerdir.
Ben bu konuda kendimi şanslı, hatta biraz torpilli sayıyorum. Doğuştan birçok özellik ve yetenekle donatılmıştım. Fakat bunların önemli bir bölümünü kendi başıma keşfetmek zorunda kaldığım için geç kaldım. Eğer bu özellikler çocukluk yıllarımda fark edilip doğru biçimde desteklenseydi, belki hayatımın bazı yolları çok daha erken açılabilirdi.
Bu nedenle bir çocuğa yalnızca eksiklerini söylemenin yeterli olmadığına inanıyorum. Ona güçlü yönlerini de göstermeliyiz. Çünkü çocuk, kendisini çoğu zaman yetişkinlerin ona tuttuğu aynada görür. Sürekli “Yapamazsın, beceremezsin, senden olmaz” sözlerini duyan bir çocuk, bir süre sonra bu yargıları kendi düşüncesi sanmaya başlar.
İsteyerek ya da istemeden bazı inanç ve düşünce kalıpları çocukların zihinlerine yerleştirilir. Çocuklukta tartışılmaz doğrular gibi öğretilen bu kalıplar, yetişkinlikte insanın sınırlarına dönüşebilir. Daha sonra kişi kendi korkuları, başarısızlıkları ve çevresinden aldığı yargılarla bu sınırları daha da güçlendirebilir.
Oysa insan, yalnızca bugünkü davranışlarından ve kendisine söylenenlerden ibaret değildir. İçinde henüz fark edilmemiş, işlenmemiş ve doğru ortamı bulamamış pek çok imkân taşır. Eğitimcinin görevi çocuğu kendi istediği kalıba sokmak değil, onun kendisini tanımasına ve kendi imkânlarını geliştirmesine rehberlik etmektir.
Gerçek eğitim, her çocuğa aynı şeyi yaptırmak değildir. Her çocuğun içindeki farklı değeri görebilmek, ona uygun yolu bulmak ve kendi ayakları üzerinde durabileceği güne kadar yanında yürümektir.
Çünkü bazen bir insanın bütün hayatını değiştiren şey, çocukken karşısına çıkan bir eğitimcinin şu cümlesidir:
“Ben senin içindeki cevheri görüyorum.”
Kaynak: Ertürk, S. (1972). Eğitimde Program Geliştirme. Ankara: Yelkentepe Yayınları.
